İyilik, ahlâk ve adalet

Osman AYTEKİN’in Kaleminden…

Toplum hayatında ahlâk ve adaletin yeri çok önemlidir. Toplumda her fert, ahlâk ve adaletin timsali olacak şekilde yetiştirilmelidir. Ahlâk ve adalet, ferdin şuurunda temiz bir şekilde yer etmelidir. Ahlâklı olmadan âdil olmak, âdil olmadan medenî olmak mümkün görünmemektedir. Adalet ve ahlâk, her toplumun en kutsal mefhumudur, temelinde ise ahlâklı ve âdil insan yer alır.

BİZİM için hayat, bambaşka bir olgu! Doğmak, büyümek ve ölmekten ibaret değil. Bu kısacık ömürde, basitliğe ve değersizliğe bağlanan insanlar da var, bağlanmayanlar da. Mücadele içinde geçen bir ömürle kolaycılığa indirgenen hayat, elbette müsavi olamaz.

Fakat beşeriyet daima kendine kolay yolları tercih eder. Kendince iyi olanı bulmaya çabalar. İyi olduğunu sanır. İşte düşünenle düşünmeyenin kolayla zor arasında yaptığı tercihler de bu saiklerle zuhur eder. Birileri daima boş akıntıya, diğerleri de o akıntıya karşı zorluklarla kürek çeker.

Hayat insanları bir yerlere zorluyor ve karşılarına da bazı kıstaslar çıkarıyor. İnsan daima kendisinin iyi olduğunu düşünüyor. Peki, iyi bir insan nasıldır? Kendimizi daha iyi olarak nasıl değerlendirebiliriz? Bu soruların cevaplarını bulabilmek zordur. İnsanı tanımak için iyi anlamak gerekir.

İnsanlar mutlak ve kat’î bir biçimde, belirli bir formda olmak zorunda da değillerdir. Olmuyorlar da zaten… Buna mukabil, hayat birçok yaşam formunu ve amaçlarını içinde barındırır. Nasılsak, öyleyiz! Zorunluluklar ve ihtimâllerden oluşan ahlâkî varlıklarız. İnsanı anlamakta “iyi ve kötü” kavramları bizlere yol gösteriyor. Yaşadığımız yer, özümüz, hep bir yerlere dönük oluyor. Yanı başımızda veya dışımızda duran iyilik gerçeği var. İyilik, yüce bir gerçekliktir.

İyi insanlar, iyi kalpli insanlar, hemen hemen her zaman gerçek iyi ile iyiye dair yanlış karşılıkları, tabiatları gereği tereddüt etmeden ayırabilenlerdir. İyilik, en sıradan kişilerde en ikna edici biçimde kendisini ortaya koyar. İris Murdoch, “İyinin görüntüsüyle karşılaşan ve ona doğru yükselen zihin, ne zaman ki bu yolculukta yavaşça onun temellerine inerse, o zaman onunla ilgili, onun çevresindeki kavramları da ortaya çıkarmayı gerçekleştirir; bunlar, kendi gerçek doğalarında birbirleriyle sürekli ilişkileri olan sanat, iş, doğa, insan, fikirler, kurumlar ve ilişkiler gibi kavramlardır” demektedir. Hakikat ve bilgi, iyinin derinliklerinde yatar.

İyilik ve dolayısıyla da ona paralel olan kötülük, doğru ve yanlışı belirlemede tek ölçüt olarak görülmemelidir. İyi, iyimserlikle kendinde kuvvet bulur. İyimserlik hâkim olursa, iyinin de miktarı artar. Bizlerin amacı, kötü karşısında iyinin miktarını en yüksek dereceye çıkarmak olmalıdır. Bu bakımdan iyiliğe karşılık iyimserlik, bir yükümlülüktür. Bu yükümlülük, sözünde durma, doğruyu söyleme, sevgi ve saygı gösterme, özgürlüklere hoşgörü olarak ifade edilebilir.

Bütün bu ilkeler, ahlâkî sorumluluğumuzu çözmede bizlere iyilik ve kötülüğün ne olduğunu göstermekle birlikte, bunların nasıl dağıtılacağını da göstermez. Günlük yaşantımızda en iyi olanın ne olacağına karar verirken karşılaştığımız anlar olur. Her zaman karşılaştığımız bazı ayrıntıları ele alıp düşünürken, ölçüp biçme ve hislerimiz arasında kalırız. Hislerimiz arasında sıkışıp kalmaktan sıyrılıp ayrıntılarına odaklanmalı, iyi ve doğru olanı açığa çıkarmalıyız. İnsan, kendi seçimleriyle değerini oluşturduğuna inanır. Bazı şeylerin diğerlerinden gerçekten daha iyi olduğunu düşünür ve bunu yanlış anlamaya meyilli olabilir.

İyinin bulunduğu yönle genelde tereddüt etmeyiz. Kötülük de öyledir. Acı çekmekten farksız olan şeylerin de farkındayızdır. Bütün bunlara rağmen iyilik kavramı muallâkta durur. Bu gibi düşüncelerde bize yol gösterecek olan adalettir.

İyi, sevgi üzerinde egemendir. Sevgi hep olumlu algılanır. Başka kavramlarda olduğu gibi kötü bir şeyin yerinde de olabilir. Buna mukabil, pratikte iyilikle aynı olan saf bir sevgi kavramı da vardır. İyi, sevgiyi doğrudan kendi alanına çeker. Yanlış bir sevgi yanlış bir iyiye doğru hareket eder. Gerçek iyiye yönelen ve bu yönelişle beslenen, sevginin niteliğini ortaya çıkarır. Bu hâliyle sevginin iyiyle buluşması ruhu ısıtır ve yüceltir. Az önce de belirttiğimiz gibi, iyilik kavramı muallâkta kaldığında sığınak adalet olur.

Ölçütü ve ilkeleriyle adalet kavramı üzerinde tam bir uzlaşıya varılmadığı görülüyor. Sorunun temeli de adalet tanımıdır. Bunun nedeni, adalete çok farklı anlamların yüklenmiş olmasıdır.

Adalet mi, ahlâk mı?

William Frankena, ahlâkın iki temel ilkesi olduğunu söylemiş. Biri “dünya üzerinde iyiyi azamiye çıkarmayı amaçlayan fayda ilkesi”, diğeri de “adalet”. Etiğin aslî görevi de bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu göstermektir. İnsanlara düşen, belirlenen bu kuralları belirtmek ve hayata hâkim kılmaktır.

Hatalar ve doğrularda iki sorunla karşılaşırız. İkisi arasında çıkan çatışmada hangisi tercih edilmelidir? Adalet mi, ahlâk mı?

Ahlâkın görevi, doğru ve yanlış kurallarını belirlemektir. Fakat doğru ve yanlış kuralları iyi ve kötü kavramları ile ilintilidir. İyi ve kötü, dünyadaki iyi miktarını arttırma ve azaltma ile izah edilebilir. Ahlâkî düşünce alanı yanlışlarla ve bunlara yönelik telafilerden oluşan bir alan olarak değil, tüm yaşantımızı yönlendiren unsurlarla oluşur. İlişkilerimizin niteliğini ortaya koyan bir yer olarak ortaya çıkar.

Adalet, tarih içinde bazen bir veri, bazen ilâhi, bazen aklî ve bazen de fayda ile eş tutulmuştur. Adalet kavramına kişisel bakıldığında, âdil bir düşünceyle hak olan öne çıkar. Hakkı yerine getirmeye çabalar. Dolayısıyla yardımseverlik veya hakikatseverlik gibi erdemlerden biri gerçekleştirilmiş olur. Kişisel bir olayda neyin âdil olup olmadığına karar verilmesinde yeterli ve yardımcı olmayabilir bu.

Adalet anlayışı, bir ferdin karakter özelliğinden öte, bu özelliğine dayanan ve somut olarak gerçekleşen ilişki biçiminin özelliğini niteler. Âdil olandan veya olanlardan söz ederken, öncelikle âdil ilişkiler ve âdil eylemlerden söz edebilmeliyiz. Âdil ilişki tarafından hak ettikleri yarar ve yükümlülüğe sahip olduğu ilişkiler, ferdin hak etmesine ve ferdin özelliklerine/şartlarına göre belirlenir. Yani “hak ettiğini vermek” olarak bunu ifade edebiliriz. Burada da hak edilenin iyi tespit edilmesi gerekir.

Bireysel olarak bakıldığında, kişilerin adalet isteklerinin (talep olarak), kendilerine ait olduğu düşündükleri bir şeyin onlara verilmesidir. Bu tespit, her zaman o kadar kolay gerçekleşmez. Çünkü kişinin o şeye sahip olup olmadığının nasıl bilineceği, bilindikten sonra kişinin talebinin haklı mı, yoksa haksız mı olduğu ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda karşımıza “Adalet mi, ahlâk mı?” sorusu çıkar. Gerçek şu ki, adaletin temelinde ahlâkın sınırsız genişletilmesini sağlamaya yönelik düşünce gelişir.

Adalet, yaşantımızda bazı tasniflerle de yer bulur: Şeklî adalet, maddî adalet, hukuk adaleti, sosyal adalet, siyâsî adalet… Bu ayrımlar adaletin türleri değil, sadece adaletin talep edildiği/arandığı farklı alanlardır. Bütün bu tasniflere rağmen adalet, genelde iki yönüyle karşımıza çıkar. “Denkleştirici adalet”, bireyler arası eşitlik ve yapılanla tazminatın tutarlı olmasıdır. “Dağıtıcı adalet” ise, herkesin toplumdaki görevine göre hükümlü olmasıdır. Bu tür nispîdir. Sosyal devlet anlayışı, biraz daha dağıtıcı adalete uygundur.

Adalet, herkese kendine düşeni vermek, kişilere birtakım hakları sunmaktır. Hukuk kurallarına uygunluğu içerir. Adalet, insanların toplum içindeki davranışlarıyla ilgili olduğundan ahlâk ve din kurallarıyla da ilişkilidir.

Toplum hayatında ahlâk ve adaletin yeri çok önemlidir. Toplumda her fert, ahlâk ve adaletin timsali olacak şekilde yetiştirilmelidir. Tarihsel sürece baktığımızda, ahlâk ve adaletten yoksun toplum ve devletler yok olmuşlardır. Tarihin her döneminde örneklerini görmek mümkündür. Ahlâk ve adalet, ferdin şuurunda temiz bir şekilde yer etmelidir. Ahlâklı olmadan âdil olmak, âdil olmadan medenî olmak mümkün görünmemektedir. Adalet ve ahlâk, her toplumun en kutsal mefhumudur, temelinde ise ahlâklı ve âdil insan yer alır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir